MATEMATİK ÖĞRETMENİ RAGIP ŞAHİN

MATEMATİK ÖĞRETMENİ RAGIP ŞAHİN'İN SİTESİ 0555 596 44 30

Mârifetname isimli kitaptan alınmış olan bu yazı, insanların dış görünüşüne göre karakter analizi yapılan İlmi-Simyâ (sîmâlar ilmi) ilminin kullanmış olduğu bazı kriterlerdir...

1. Boyu uzun olan saf akıllı olur.
2. Boyu kısa olanın hilesi çoktur.
3. Orta boylu olan kişi akıllı ve güzel huylu olur.
4. Saçı sert olan keskin zekâlı olur.
5. Saçı yumuşak olan ebleh ve arsız olur.
6. Saçı sarı olanın işi gücü kibir ve gazaptır.
7. Saçı kara olanda sabır vardır. Böyleleri ile yakınlık kurmaya bak.
8. Saçı kumral olan ise güzel, huyca eşsizdir.
9. Saçı seyrek olan ârif ve zarif bir kişidir.
10. Saçı çok olan kadının anlayışı kıt olur.
11. Başı küçük olan kişinin aklı da az olur. Böylelerine sakın sırrını söyleme.
12. Başı büyük olanın aklı çok olur.
13. Başının üstü yassı olan keder çekmez.
14. Başının cildi sağlam olan hayır işler; şer işlemez.
15. Başı kel olana yakın olma. Böylesinden sakın ki, kötü huylu olur.
16. Alnı dar olanın ahlakı da dar olur.
17. Alnı yumru olan kötü ve aldatıcı olur.
18. Alnı enli olanın kötü huyluluğu hastalık gibidir(ondan gitmez).
19. Alnı düzgün olan kişiyi emniyetli bil.
20. Alnı kırışıksız olan şüphesiz tembel olur.
21. Alnındaki kırışıklar uzun olan anlayışlı olur. Kırışığı az olan cömert olur.
22. Kaşları arası kıvrımlı (kırışık) olan kişi baştan sona gam yüklüdür.
23. Kulağı büyük ve enli olan cahil ve tembel olur.
24. Kulağı küçük olan hırsızdır. Kulağı orta büyüklükte olan ise dürüsttür.
25. Kaş ucu ince olanın işi gücü fitnedir.
26. Kaşı çok kıllı olan gönlü kırık ve kederli olur.
27. Kaşı açık olan dürüsttür. Kaşı çatma ise hırsız olur.
28. İnce kaş güzeldir ama bunun da uzunu kibirlilerde bulunur.
29. Kaşı kavisli olan her zaman dilber olur.
30. Gözün çukur ve eğik olması kibirlilik alâmetidir.
31. Kara gözlü olanlar itaatkâr olur. Gözün kanlı olması ise yiğitlik alametidir.
32. Gözleri gök olan zekîdir. Ela gözlü ise edebli olur.
33. Gözü küçük olan hafif bir kişiliğe, gözü büyük olan ise zarif bir kişiliğe sahiptir.
34. Gözü yumru olan hasetçi olur. Gözü orta büyüklükte olan gerçek dosttur.
35. Kıpık gözlü olan yaramaz ve çirkin olur.Bakışı gevşek olan ise süslü olur.
36. Noktalı göz ok gibidir. Böylesinin gözü başkasına çok değer (nazarı dokunur).
37. Tek gözlüye yakın olma; sık bakan ise emniyetli sayılmaz.
38. Şaşıya hiç bakma ki sana eğri (kötü düşünerek) bakar.
39. Gözü güleç olan güzel olur. Kirpiği sık olan ise eşsizdir.
40. Yüzü büyük olan hastalıklıdır. Küçük yüzlü olmak ise kibir alametidir.
41. Yüzü yumru olan ahmak; yassı olan güzel olur.
42. Yüzü arık olan borcuna sâdık değildir. Yüzü etli olan ise sakil olur.
43. Yüzü hayli uzun olan konuşurken yalan konuşur.
44. Yüzü sert olanın genellikle sözü acı olur.
45. Yüz, değirmi gerekir. Dolunaydan parlak olmalıdır.
46. Tebessüm eden bir yüze bakanlar rahatlık bulup kam alır.
47. Benzi kızıl olan edeblidir.
48. Benzi sarı olan hastalıklı; siyaha çalan ise tevekkel olur.
49. Gözleri gök veya mâvi olursa ondan uzak olmaya bak.
50. Rengi ortada olan yüz hem ak hem kızıl olur (yanak ve alın).
51. Burun biraz uzun ise sâhibinin anlayışında biraz kıtlık vardır.
52. Burnu kısa olanın içinde korkusu çok olur.
53. Burnunun ucu top olan kişi neşeli olur.
54. Burnunun ucu ağzına yakın olan adamdan kendini sakın.
55. Burun delikleri geniş olursa, kibir ve haset alametidir.
56. Burnunun iki kanadı hareketli olan kişide kahır ve inat bir aradadır.
57. Burnu geniş olan kişide şehvet hastalık halini almıştır.
58. Burnu eğri olan kişi himmette bulunmayı düşünür.
59. Ağzın küçük olması güzelliktendir ama böyle kişi korkak olur.
60. Ağzı büyük olan yiğit eğri olan ise kötüdür.
61. ----Bu madde sansürlendi.---
62. Burnundan konuşan kişinin bu özeliği kibrine dalâlet eder.
63. İnce sesli erkeğin işi gücü şehvettir.
64. Erkek sesli kadın ise çoğunlukla yalan söyler.
65. Sözü hızlı söyleyenin anlayışı yüksektir.
66. Sesi kaba olanın himmeti de vardır, merhabâya değer.
67. Sesi çatal olan kişi halka fazlasıyla kötülükte bulunur.
68. Gülüşü çok olan kişiden hayâ beklenemez.
69. Yüzü güleç ve sözü tatlı olan kişi ne aziz kişidir.
70. Yufka ve kırmızı dudaklı kişi iyi ilim tahsil eder.
71. Dudak etli olursa sahibi kızgın ve sakil olur.
72. Dişleri iri olan kişi çoğunlukla kötülük yapar.
73. Dişi orta irilikte olanın işi doğruluk ve esenliktir.
74. Kokusu güzel olanın huyu da hoş olur.
75. İnce çeneli erkekte akıl az olur.
76. Çenesi enli olan kişi sert ve kaba olur.
77. Çenesi orta halli olan akıllı ve güzel olur.
78. Sakalı uzun olan kişi hünersiz olur.
79. Sakalı sık olan sakil olur. Böyleleri sözü uzatır da uzatır.
80. Kara ve seyrek sakal zekaya delildir.
81. Hiç sakalı olmayan kösenin hilesi pek çok olur.
82. Sakalı değirmi olan kişi olgunluklarla doludur.
83. Kafası geniş olan ahmak olur.
84. Boynu çok uzun olan kişide olgunluk az olur.
85. Gerdanı ince olan ise câhil olur.
86. Boynu kalın olan kimse gece gündüz tıkınır oburlaşır.
87. Boynu kısa olanın hîlesi çoktur.
88. Boynu orta uzunlukta olan kişi hayırlı işler ile uğraşır.
89. Her yeri orta halli olan kişi şüphesiz bir dilber olur.

Sizlerden gelen istek üzerine "Ramazan Hatıraları" yazımız başlıyor.

"Ramazan Hatıraları" yazımız sizin sayenizde oluşacak. ::Burayı:: tıklayarak Ramazan Hatıranızı göndereceksiniz. Ben de bu yazıya hatıranızı ekleyeceğim.

Bu yazı sizin yazınız olacak. Hatıranız eski Ramazan'lara ait olabileceği gibi bu Ramazan yaşadıklarınız da olabilir.

1. HATIRLADIĞIM EN ESKİ RAMAZAN HATIRASI

İlk oruç tuttuğum yıldı. Çok küçüktüm. Ne kadar küçük olduğumu yazının sonunda anlayacaksınız. Oruç tutsam da tutmasam da sahur güzelliğini yaşamak için kaldırıyordu annem. O yıl 6 oruç tutmuştum.
Yine bir sahur sofrasında annem kaç yaşında olduğumu sordu. Her küçük çocuk yaşını parmaklarıyla mı gösterir bilmem parmaklarımla 4gösterdim.
Annem de "artık böyle" diyerek 5 gösterdi.
O gün doğum günümdü ve 4 yaşımı bitirmiş 5.yaşımdan gün almıştım. Yani tarih 28.03.1989 du.
Yazan: Ragıp Şahin

1. DOMATES ÇORBASI

Henüz 14 yaşındayım.Yemek yapmaya çok meraklıydım.Taki bu Ramazan ayının ilk günü anneme iftar menüsünün çorbasını yapmak istediğimi söyledim.Annem çok da istekli olmayarak tamam yap dedi.Annemin yemekleri çok güzeldir.Ona rakip olmak istiyordum.Bende anneme tarifi senden almayacağım dedim.Bilgisayarı açtım domates çorbası tarifini aldım.İftara bir saat vardı yapmaya başladım.Tariflere bire bir uydum.Fakat salça gibi olmuştu.Görüntüsü ve kokusu çok kötüydü.Ve o kadar çok yapmışımki; yaptığım çorbayla ordu bile doyardı.Fakat ben de dahil kimse kaşığını çorbaya batırmadı.Çok üzülerekten çöpe gitti koca tencere.Bir daha tövbe ettim mutfağa girmeyeceğim.

Yazan: Sevde Zengin


SİZ DE RAMAZAN HATIRALARINIZI BİZİMLE PAYLAŞIN.
HATIRANIZIN BAŞLIĞINI VE İSMİNİZİ YAZMAYI UNUTMAYIN!

TÜM ARKADAŞLARINIZA HABER VERİN. HATIRALARINI BİZLERLE PAYLAŞSINLAR...

“ÜSKÜDAR’DA BİR ATTAR DÜKKÂNI’NDA ÖLÜM”

Üsküdar’da Bir Attar Dükkânı’nda Ahmed Yüksel Özemre, Attar dükkânının müdavimlerini ve dükkânda geçen sohbetleri anlatıyor. Saim Düzgünman ve kardeşi Bekir Efendi’nin sahip olduğu bu dükkânın müdavimleri arasında kimler yok ki…“Aktar hocaların dükkânı zamanın bazı meşhur san’atkârlarının, âriflerinin, sırlı sofilerinin ve mesâyihinin sohbet ve muhabbet etmek üzere sürekli uğradıkları bir yerdi; âdeta akademi gibi bir şeydi.”diyen yazar dükkânın müdavimleri arasında, ilk olarak Rufaî şeyhi Sarı Hüsnü Efendi’yi, Sandıkçı Dergâhının son şeyhi Haydar Efendi’yi, Hayrullah Tâceddin Yalım Efendi’yi, Yusuf Fahir (Ataer) Baba’yı, Eşref (Ede) Efendi’yi, Necmeddin (Özbekkangay) Efendi’yi, Nafiz (Uncu) Efendi’yi, Necmeddin Okyay ve oğlu Sâcid Okyay’ı Hafız Muhiddin Efendi’yi, Fehim Tandaç’ı ve Abdullah Bey’i sayıyor. Sonraki zamanlarda da Niyazi Sayın’ı, Turgut Çalpan’ı, Vehbi Güloğlu’yu, Abdülbaki Gölpınarlı’yı ve Hafız Ama Tevfik’i anıyor.
Yüksel Özemre, bu müdavimlerin şahsiyetlerini ve hayatlarını da bazı kesitlerle aktarıyor. Birçoğu şeyh olan ya da bir şeyhe tabi olmuş olan bu insanların yaşam tarzlarını ve düşüncelerini anlatıyor. İçlerinde Mevlevilerin de olduğu bu insanların çoğu Yaradanla irtibatlarını güçlendirmek için şeyhlere dergâhlara tabi olmuştur. Hal böyleyken onlarda ölüm düşüncesi farklı bir güzellik haline geliyor ve kitapta ölüm konusu bu güzelliğiyle anlatılıyor. Kitapta dükkânın bazı müdavimlerinin ölümü konu edilmiş. Ölenler ve ölmeden evvel ölümünü hissedenler anlatılmış. Bunlardan biri de İskele Camii Baş İmamı Hafız Nâfîz (Uncu) Hoca’nın ölümüdür. Nâfîz Hoca gençliğinde İstanbul’daki bütün hafızları kıskandıracak kadar güzel bir sese ve mûsîki bilgisine sahiptir. Ayasofya Camii’nde mukabele okuduğu zaman Nâfîz Hoca’yı dinlemek için gelenlerin kalabalık olması nedeniyle camide izdiham olmuştur. Bunun neticesinde Nâfîz Hoca benliğinin kabardığını hissetmiş ve bunun sebebinin de güzel sesi olduğunu anlayınca Allah’a tövbe edip, bu sesi ondan alması için niyazda bulunur. Ertesi sabah bu halis dua kabul olunmuş ve o güzel sesin yerini kısık ve çatlak bir ses almıştır. Nâfîz Hoca’nın ölümü de, onun bu kişiliğiyle örtüşüyor. Nâfîz Hoca 1958 yılında Abdürrahim Bey’in evinde misafirken Niyazi Sayın kendisini ziyaret etmiş. Nâfız Hoca bu sırada tesbih çekiyormuş. Tesbih meraklısı Niyazi Bey tesbihin kukadan mı yapılmış olduğunu düşünürken hocanın elindeki tesbih düşerek dağılmış. Tesbih tanelerini tek tek toplayan Nâfîz Hoca “Sen tesbihe meraklısın. Bu tesbih senin olsun. Sen de bana seninkini ver; yarın nasıl olsa alırsın.”demiş. Nâfîz Hoca o gece sabaha karşı “Hakk’a yürümüş.” Nâfîz Hoca’nın masa saatinin, takkesinin ve tesbihinin Niyazi Bey’de olduğunu söyleyen Özemre, Nâfîz Hoca için öldü, vefat etti demiyor ve “Hakk’a yürümüş” diyor.
Kitapta, dükkânın diğer müdavimlerinden biri olan Ahmed Celaleddin (Baykara) Dede’nin ölümü de Niyazi Sayın tarafından anlatılıyor. Beş lisan bilen, şair ve mûsîkişinas Ahmed Celaleddin Dede:
“Dar-ı dünya, ey birader, köhne mihmânhânedir./Dil veren virâneye, uslû değil dîvanedir./Bir mukîm kimse bulunmaz hâne-i eflâkde,/ Cümle halk ehl-i sefer, âlem misafirhânedir.”dedikten sonra Hakk’a yürümüş.
Kitapta anlatılan bir diğer ölüm de büyük ebrû ustası Mustafa Düzgünman’ın ölümü. 12 Eylül 1990 Çarşamba günü “Bu fâni âlemden bâki âleme göçmüş.” Ağabeyi Ahmed Düzgünman kardeşinin “son nefesinin Seyyid Abdülkâdir Belhi Hazretlerinin bir kitabında tasvir ettiği biçimde bir habs-ı nefes şeklinde tezahür etmesiyle vukû bulmuş olduğunu” anlatıyor. Mustafa Düzgünman’ın cenaze namazı bir ömür âşık olduğu ve yirmi altı yılı aşkın süre boyunca türbedarlık yaptığı Aziz Mahmud hüdâyi hazretlerinin dergahında kılınmış ve Karacaahmed mezarlığına babasının kabrine defnedilmiş. Daha sonra öğrencileri, mezar taşını ebrûyu resmeden bir pano olarak düzenlemiş.
Attar dükkânında cenaze malzemelerinin satıldığının anlatılması da kitapta ölüm ve cenazenin işlendiği bölümlerden. Kitapta cenaze malzemelerinin dükkândaki yeri, bu malzemelerin kadın-erkek takımı diye ayrılması ve takımların nelerden oluştuğu anlatılmıştır. Üsküdar’da cenaze olduğu Attar dükkânında muhakkak bilinirdi. Bu nedenle dükkâna sık sık gelen Mortucu Salih, dükkânın müdavimleri arasında en ilginç kişiliktir. Ona mortucu denmesinin nedeni Karacaahmed mezarlığına giderek cenaze sahiplerinden sadaka almasıdır. Önce Attar hocalara uğrayarak cenaze olup olmadığını öğrenen Salih eğer cenaze varsa Karacaahmed’e gidermiş. Hayatı boyunca cenaze peşinden koşan Salih, “bir trafik kazasına kurban gitmiştir.”
Ölümü anlatılan bir diğer isim Sırlı velilerden Eşref (Ede) Efendidir. Eşref Efendi ,1934 senesinde bir gün yeğenini ziyaret etmek için evden çıkmış. Beş dakika sonra geri dönünce kız kardeşi “Hayrola ağabey; bir şey mi unuttun?” diye sormuş. “Vakit tamam oldu. Seni Efendim Hazretlerinin ruhaniyetine emanet ediyorum.”diyerek yatağına uzanmış ve ruhunu teslim etmiş. Özemre, Eşref Efendi’nin yatağının yanında cenaze levazımatı için bir miktar para ve bazı cenaze malzemelerinin hazır olduğunu anlatırken o dönemde insanların ölümlerini bir arzuyla beklediklerini ve bâki alemden çağırıldıklarını hissettiklerini de ortaya koyuyor.

Üsküdar’da Bir Attar Dükkânı’nda ölüm hep “Hakk’a ulaşmak” olarak işlenmiştir. Ölümü yeni ve daha güzel bir hayatın başlangıcı olarak algılayan bu insanların ölümü de bu düşünceleriyle paralel olarak işlenmiştir.

HAFTAYA "KAYIP İSTANBUL"DA ÖLÜM

Nazlı Şahin'in ikinci yazısı

“İBRAHİM EFENDİ KONAĞI”NDA ÖLÜM

 

İbrahim Efendi Konağı, Türk kültürünün, yaşam tarzının ve düşünce biçiminin farklı olaylar ve konularla ele alınıp işlendiği bir kitap. “Ne bir hikâye, ne masal ne de roman olan bu kitap”, “zamanı, mekânı, vak’aları, şahısları, isimleri, hatta vak’aların seyri, sırası ve detaylarının yüzde doksanı ile otantik ve yaşanmış bir devrin, gerçek ve yaşanmış bir hayat tablosudur.” Bir hayat tablosu olarak bahsedilen bu kitapta birçok bireyin hayatı ele alınırken muhakkak hayat kadar yakın olduğumuz ölüm de işlenmiştir. Bazen bireylerin ölüm düşüncesi bazen bir ölüm vak’ası, bazen ölen kişi, bazen de geride kalanlar ele alınmış.

 

       Ölüm, her bireyin dünya hayatının sonu olmasına rağmen her birey ölümü farklı algılamıştır. Kitapta bu algılayış farklılıkları, bireylerin kişisel özellikleri göz önünde bulundurularak işlenmiştir. İbrahim Efendi Konağında “ölüm” vak’a olarak işlenmesinin yanı sıra özellikle Nazlı Hanım’ın ve Şevkiye Hanım’ın düşünce dünyasında yer bulmuştur. İbrahim Efendi’nin kardeşi Hilmi Bey’in eşi Halet Hanımdır. Nazlı Hanım da Halet Hanım’ın kardeşi Cemal Bey’in eşidir. Evranos ailesinin evladı olan Nazlı Hanım genç, güzel, asil ve terbiyeli bir bayandır. Bütün bu özellikleriyle beraber, onda “mücerret bir ruh” vardır. O “ezelden ebede yanmak için yaratılmış gönlünü, kendi gibi bir beşere tahsis edemiyordu.” Nazlı Hanım fikir dünyası geniş bir insandı. Her zaman varoluş’u, yaradılışı, yaradanı düşünüyor ve hayatın anlamını arıyordu. Ona göre insanoğlu dünyaya gelmek var olan bir mahlûk olamazdı. Yoktan var olmuş değildi. Mutlaka vardan var olunurdu. Peki, bu var ne idi. Nazlı Hanım hep bunu düşünüyordu. Var olmak ona göre, insanoğluna verilmiş en güzel hediyeydi. Onun için de var olduğu müddetçe niçin var olduğunu bilmeli, onu var edeni mutlaka bulmalı ve onun yolunda ölmeliydi. İnsan muhakkak ölecekti ama ölüm de Nazlı Hanım’a göre bir çeşit hayattı fakat sırlı bir hayattı. Böyle bir düşünce dünyasına sahip Nazlı Hanım, dünya nimetlerinin içinde “aşkına âşık, aşkına talip, şeyda, garip ve kimsesizdi.”

       Lügatinde yetmek ve yetinmek olmayan Nazlı Hanım, aç ve susamıştı her daim arayıcıydı. Ama aradığı neydi. Onun bulmak istediği hang dünynın hangi âlemlerin mahlûku idi?

       Samiha Ayverdi, Nazlı Hanım’ın ölümünü, onun yaşamı boyunca aradığı hakikatleri, Nazlı Hanım’ın kişiliğine düşünce dünyasına ve ruhuna uygun bir şekilde anlatmıştır. Sanki Nazlı Hanım ölmemiş, hayatı son bulmamış ve yeni doğmuş, yeni bir hayata, her zaman özlediği hayata kavuşmuş gibi ifade etmiştir ölümü ve ölümsüzlüğü Nazlı Hanım ile aktarmıştır:

       ‘‘Amma vaktaki vade gelmiş, tıpkı karlardan, yağmurlardan, fırtınalardan sonra basan sıcaklarla açılan bir gonca gibi, kendini kendi renginden, kokusundan manasından haberdar edecek güneş doğmuş ve Nazlı Hanım da, uzaklarda, meçhullerde aradığını yanında, yakınında bukuvermişti. Belki de bu: ‘Ben sana şah damarından daha da yakınım.’ Sırrının şu dünya planında bir aşikare çıkışı idi.Zaten  o ‘aranan’ı, bu dünyada bulamayanın başka almlerde bulmasına imkan var mıydı?İşte müşahhas bir varlıktan kendini gösterir olan bu varlık ona: ‘Aşkına bile aşık olmayı terket..terki de terketmezsen,sana senden yakın olanı gizleyen perde gözünden kalmaz.. Hiçbir şey isteme..hiçbiir istek için yaşama..bırak seni yardan istesin..onun istediğinde yok ol,eri ve ölmden evvvel öl ki,ölümsüz hayata kavuşasın!’ dedi.Nazlı Hanım ta ezel gününden aşina olduğu bu sesei duyar duymaz tanıdıve ona öyle bir boyun kesti ki sanki ebedi hakikatle kendi arasına giren perde düşmüş ve altından da muhteşem feragatlerin,insan üstü fedakarlıkların,erişilmez faziletlern yalımı dünyaları tutan bir aşkın abideleşmiş sureti ortaya çıkmıştı.’’

           Kitapta ölümün farklı bir algılanış biçimi Şevkiye Hanım’ın düşüncelerinde ortaya çıkmıştır. Şevkiye Hanım her zaman ölüm fikrinden kaçmıştır. Ölüm onun düşüncesinde bir korku olarak yer etmiştir. İbrahim Efendi’nin kızı Şevkiye Hanım, İbrahim Efendi konağının sözü en çok geçen hanımı olarak her aman hayatın gerçeklerinden uzak kalmıştır.Ölümde onun uzak kalmak istediğ bir gerçektir.Ölüm düşüncesinden kaçtığı gibi ölüm vak’alarından da  hep uzak durmuştur.öyle ki birlikte yaşadığı Neveser Kalfa’nın ölümünde  bile ölümle arasındaki bu mesafeyi korumuştur.Neveser Kalfa’nın öldüğünü duyunca ‘‘Hastalıktan ve ölümden son derece korkan Şevkiye Hanımefendi,gidip ölüyü görmeye teşebbüs dahi etmedi oturduğu yerde büzülüp kalakaldı.’’Neveser Kalfa uyrken ebdi bir ykuya geçmişti.fakat onun  ebdi uykuya geçişi geç farkedilmişti.Farkedilene kadar cesed soğumuş nasıl yattıysa öyle kalmıştı.Şevkiye Hanım’ların yanına sığındığı avukat , gasil işlemlerinin evde  olmasını istemediği için belediye memurları cesedi almata geldiler.Ama Neveser  Kalfa’nın dertop olan cesedini tabuta yerleştiremediler.Bu tablo karşısında  Mail Kalfa’nın  ağlayarak ‘‘Şimdi kalfam böyle iki kat mı mezara konacak?’’diye sorması üzerine ‘‘ölümle yüzgöz olmuş’’ memurlar ‘‘sıcak suyu görünce gevşer.’’ diye cevap verdi.Başsağlığı bile dilemeden giden bu adamların ölüm karşısında  bu kadar kayıtsız olması kitapta insanların ‘‘ölümü kabullenişi’’olarak karşımıza çıkıyor.Ölümü bir türlü kabullenemeyen Şevkiye Hanım’ın ölümünü, Samiha AYVERDİ;bu kabullenemeyiş ve korku ile birlikte anlatmıştır:

         ‘‘Amma gün oldu, durmadan acıkan gözü doymaz toprağın canı, bir iri lokma istedi. İşte o zaman: ‘Haydi, dedi haydi... Yaşadığın yeter artık. Emanetimi geri ver, gel buraya.’Çoktanddır etrafındaki seslerlealakasını kesmiş olan Şevkiyi Hanımefendi bu daveti duydu. Ve en hoşu da, ömrü boyunca düşünmekten bile ürktüğü bu sesten hiç korkmadı. Sanki bu ses dünya içindeki dünyadan, Mebru’ların, Zaim’lerin, Fuat’ların cehennnem haline getirdikleri dünyasından çekip, Hak ve hakikat yoluna açılan kapıdan geliyordu.

          Geç de öğrenmiş olsa, artık biliyordu ki bu kapıdan her ne gelirse hikmetti, rahmetti, selametti. Böylece de Şevkiye Hanımefendi, dört yıldır yattığı yatağın etrafında toplanan bir kalabalığın gözyaşları arasında, ağrısız acısız, hatta memnun ve mes’ut, bu dünyadan ayrılıp çağrıldığı âleme göçüp gitti.’’

          İbrahim Efendi Konağı’nın asıl kişisi İbrahim Efendi’yse hastalığını atlatarak iyileştiği sırada ani bir kalp kriziyle öldü. Geride ölümüne üzülenin olduğu kadar sevinenin de kaldığını söyleyen yazar; İbrahim Efendi’nin kardeşi Hilmi beyin ölümünü anlatırken iki kardeş arasındaki fıtrat farkını da ortaya koyuyor. Hilmi Bey ‘‘arkasında dirayetli bir zevce, iki hayırlı evlat, biri oğlunu ikisi kızının olmak üzere üç torun bırakarak elini ayağını hayattan silkip gitmişti.’’ Hilmi Bey’in ölümüyle, Ayverdi ölümle ilgili düşüncelerini şöyle aktarıyor:

          ‘‘Her giden sanki hiç doğmamış, hiç yaşamamış, tatlılarla acılarla geçen bir ömrü hiç olmamış gibi, dünyadan kazanmış olduğu bütün varlığını, biyolojik ve morfolojik vahdetini, kıvam ve ahengini, mutlak bir tslimiyetle gene dünyaya iade ediyordu. Bu gidenler bir zaman da sevdiklerinin, alakalılırının hafızalarına malolarak, hatıralar vücutsuz vücutlarıyle yaşadıktan sonra, kendileri gibi fani olan bu insanlarla beraber, nihayet unutulup gdiyorlardı.’’ Acaba unutulmak yok olmak ve hiçleşmek miydi? ‘‘ Acaba hiçlik ve tükeniş denen haletler de nihayet mahdut insan şuurunun kabul ettiği ölçülerden endazelerden başka bir şey miydi? İnsanoğlu, varlıkla yokluğun, hakikatle mecazın bir müddet buluşup selamlaştığı ve bilişiklik kurarak, kazançlı veya zararlı alışverişler bu mahaldi. Bu alış verişin tamam olduğu gün de, ahenk ve tertip bozuluyor, inhilal yoluyla her maddeyi yerli yerinde dağıtacak olan ölüm gelmiş oluyordu. Şu halde ölüm, biyolojik bir hadise idi. Ve yapıcı bir mana taşıyor demekti.’’

 

haftaya: “ÜSKÜDAR’DA BİR ATTAR DÜKKÂNI’NDA ÖLÜM”

Geçen haftanın yazısı için ::tıklayınız::

NAZLI ŞAHİN'İN İKİNCİ YAZISI OLAN
“İBRAHİM EFENDİ KONAĞI”NDA ÖLÜM
ELİMİZDE OLMAYAN SEBEPLERDEN DOLAYI BUGÜN YAYINLANAMAMAKTADIR.

18AĞUSTOS SALI GÜNÜ ÖĞLE SAATLERİNDE YAYINLANACAKTIR.

NAZLI ŞAHİN MARMARA ÜNİVERSİTESİ EDEBİYAT ÖĞRETMENLİĞİ BÖLÜMÜ ÖĞRENCİSİ VE BENİM KARDEŞİMDİR. BİR KAÇ KİTAP İNCELEMESİ YAPTI. KİTAPLARI SADECE ÖLÜM KONUSUNDA İNCELEYEN KARDEŞİMİN "ÖLÜM YAZI DİZİSİ"Nİ SİZLERLE PAYLAŞACAĞIM.

HER PAZARTESİ BİR YAZISI EKLENECEKTİR.

İŞTE İLK YAZI:

ÖLÜM

Hayat hepimiz için bir haykırışla, bir çığlıkla başladı. İlk nefesimizi ağlayarak çektik içimize. Her insan böyle bir başlangıçla hayat buldu.“İki kapılı hanın ilk kapısı” böylelikle açıldı herkese. İnsan “uzun ince bir yolda yürümeye” başladı ve hanın diğer kapısının kendisi için açılacağı ana kadar yürüdü. İşte ölüm kapısı açılana kadar, ölüm, insanoğluna gelene kadar, ne anlamlar ifade etti onu yaşamayanlar için. Her dilde farklı bir karşılığı olmuş insanoğluna hayat kadar yakın bu kavramın. Her millet düşünce dünyasında farklı bir yer ayırmış ölüme. Milletimizse ölüm, mevt, memat ve vefat diyor. Türk toplumunda ölüm, daima yaşamın içinde olmuştur. Hiçbir zaman hayattan uzak değildir. Muhakkak, hüzünlü, acılı ama yine de ürkütücü ve korkunç değildir. Ölümün simgesi olan mezarlıklar da yaşamın merkezindedir. Mezar taşları bir sanat eseri, ölenin yaşamının aynası gibidir. Ölüm için Hakk’a kavuşmak, Hakk’a yürümek, ebediyete intikal etmek denmiş. Bir hayatın tükenmesinden çok, yeni bir hayatın başlangıcı olarak görülmüş. Necip Fazıl;

“Ölüm güzel şey

Budur perde ardından haber

Hiç güzel olmasaydı

Ölür müydü peygamber”   diyerek milletimizin ölüm fikrini özetliyor.  

HAFTAYA “İBRAHİM EFENDİ KONAĞI”NDA ÖLÜM

Hikmet ehli insanların vasiyetleri bir anlamda istikamet üzere yaşanmış hayatın bir özetidir.
Akşemseddin hazretleri'nin oğullarına ve talebelerine vasiyeti de hepimizin bildiği ama yine de hatırlamaya ihtiyaç duyduğumuz bir öğütler manzumesi.Bakın neler tavsiye ediyor Akşemseddin hazretleri :
• Her işe besmele ile başla!
• Temiz ol.
• Daima iyiliği adet edin.
• Tembel olma.
• Namaza önem ver.
• Nimete şükür belaya sabret.
• Dünya mutluluğuna mağrur olma.
• Kendini başkalarına methetme.
• Namahreme bakma.Harama bakmak gaflet verir.
• Kimsenin kalbini kırıp viran eyleme.
• Düşen şeyi alıp temizleyerek yersenfakirlikten kurtulursun.
• Edeplimütevazi ve cömert ol.
• Tırnağınla dişini kurcalama.
• Cünüp kimse ile yemek yemek gam verir.
• Yalnız bir evde yatmaktan sakın.


İslam medeniyeti'nin yetiştirdiği mümtaz isimlerden biridir.Kendisi mikrobun tanımını ilk yapan kişidir.Ancak laboratuar ortamında ispat etmediği için bilimsel olarak bugün kabul edilmemektedir.Pasteur mikrobu deneysel olarak gözlemleyip tanımlayınca mikrobu bulan kişi olarak kabul edilmiştir.Her şeye rağmen Akşemseddin hazretleri Fatih Sultan Mehmet han gibi bir üstün bir şahsiyeti yetiştirdiği için ve de İlim dünyasındaki batıni ve nazari çalışmaları ile kalplerimizde silinmeyecek bir yerdedir.Güzel ahlakı bize yol gösterecektir.Allah rahmet etsin.Ruhun şad olsun ey güzel hocamız.

Şeyh Edebali'nin Osman Beye Nasihatı
GELECEĞİMİZİN TEMİNATI GENÇLER İÇİN


Oğul ;
İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, gün batarken ölürler!
Unutmaki dünya sandığın kadar büyük değildir.
İki paralık güneşe aldanıp sonra da karda, ayazda kavrulup gitme!
Güçlüsün, akıllısın, söz sahibisin!

Ama ;
Bunları nerede, nasıl kullanacağını bilmezsen,
Sabah rüzgarında savrulup gidersin.
Öfken ve benliğin bir olup aklını yener!
Daima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın.

Azminden dönme!
Çıktığın yolu, taşıyacağın yükü iyi bil!
Her işin gereğini vaktinde yap!
Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma!
Gördün söyleme, bildin bilme!
Sözünü unutma! Sözü söz olsun diye söyleme!
Ananı, atanı say, bereket büyüklerle beraberdir.
Sevildiğin yere sık gidip gelme, muhabbetin kalkar, itibar olmaz.

Üç kişiye acı ;
Cahiller arsında alime,
Zenginken fakir düşene,
Hatırlı iken itibarını kaybedene!
Unutmaki; Yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.!
Düşmanını çoğaltma, düşmanlığın başını da sonunu da sen belirle!
Haklı olduğunda kavgadan korkma!

Bilesin ki ;
Atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler!

Ateşten sîneleriz alev dokunmaz bize;‎
Kor kesilip gitmiştir gelenler semtimize...‎

Sararmıştı benizler yüzümüzü görmeden,‎
Dize gelmişti düşman murâdına ermeden.‎

Rûhlarına azâbız, onlar bilirler bizi,‎
Şimşeklerle yarıştık, tanırlar hepimizi.‎

Azgınların başında sindirici cezâyız;‎
Dostlara dost isek de, düşmanlara ezâyız!‎

Kulaklarda çağıltı mâzi gibi ırmaktan,‎
Dize geldi bayraklar ay-yıldızlı bayraktan.‎

Hasımlara tûfandık, nûr ettik çevremizi,‎
Hele bir sorunuz o şanlı mâzîye bizi...‎

Şimdi dinmiş olsa da rûhlarda heyecanlar,‎
Mutlaka tutuşacak, o eskiki akkorlar...

ALINTI

Gözyaşları damla damla mısralaşan şiir,
Sevincin-kederin, ümidin-ye'sin nağmesi.
Bazen hicranla yanar insan, mum gibi erir..
Ve gözyaşlarına dönüşür soluğu, sesi. Bazen çocuklar gibi coşar, sevinçle ağlar,
Görünce dört bir yanda tüllenen şafakları..
Bazen âdeta bir kor ciğerlerini dağlar,
Kaplayınca zulmet ve kederler ufukları.

Gözyaşları ateşleri söndüren bir iksir,
Cehennemlere karşı yırtılmayan bir sera..
Ve gönüldeki mânâlar onlarla yeşerir,
Onlarla cennetlere döner bütün bir verâ...

Yaş döken gözler, serhaddeki gözlere denktir;
Görmez gayyâları Allah için ağlayanlar.
İçten ağlama kalb sadakatine mihenktir,
Anlar bunu ancak gönlünde Hakk'ı duyanlar...

Gönlüm her zaman bir gamlı haberle buğulu,
Uçup gidiyor sevdiklerimiz birer birer.
Hislerim buruk, gözlerim yaşlarla dopdolu,
Bir bir gelmeler, bir bir gitmek içinmiş meğer..!

Hayat hep zahmet ve yaş varınca elli beşe,
Sararıyor arzu ve emeller yaprak yaprak;
Sistemler açılıyor birden meçhul inişe,
Ve az ötede hislere çarpıyor son durak...

Ufukta hem bir kanlı şafak hem de sonsuz nûr,
Mü'minler durmadan yürürler hep O'na doğru;
Sonra, ak-kara, va'dolunanlar eder zuhûr,
Bazıları zift gibi, bazıları dupduru...

Şimdi pürmelâl ellerim arasında başım,
Ümit çiçeklerimde kırağı endişesi;
"Son"un, bilmem ne kadar yakınına varmışım
Azrail'le söyleşir gibi rûhûmun sesi...

Herkesle beraber yürüyoruz öbek öbek,
Salmışız kendimizi ukbâ mûsıkîsine;
Rûh sonsuza doğru pervaz eden bir kelebek,
Kaptırmış kendini zevâlin en nefisine...

Tıpkı bir ney gibi bütün ömür boyu zâr zâr,
Ne gurbeti biter, ne gurûbu hiçbir zaman.
Mecnûn gibi hep ağlar dolaşır O'nu arar,
Gözleri hicranla dolu, gönlünde hafakan...

Ağla gözlerim ağla, ırmaklarda gün dönsün!
Ağla, vâdiler Nil, dağlar "Tûr-i Sînâ" olsun!
Ağla ki, İbrahim'i saran ateşler sönsün!.
Ve yeşeren asâ ile sihirler bozulsun.!

Şak şak olsun "Kafdağı", hayat suyu fışkırsın!
Dirilsin ölüler gözyaşı kurnalarında;
İradenin kollarındaki zincir kırılsın..
Görünsün yeni fecrin ışıkları ard arda..!

ALINTI

Hakkımda

Merhaba bloguma hoşgeldiniz. Sitemde iyi vakit geçirmenizi diliyorum.

EN HIZLI EN KALİTELİ İNTERNET TARAYICISINI ::BURADAN:: İNDİRİN. TÜM SİTELER %100 KALİTE İLE HIZLI AÇILSIN!